24 Mart 2014 Pazartesi

The Glass Harmonica (1968)

The Glass Harmonica (1968)

Rus animasyon ustası Andrey Khrzhanovsky’nin Sovyetler Birliği tarafından aşırı anarşizm ve göndermeler içerdiği için yasaklanan animasyon filmi. Animasyon filminin çizimlerindeki ustalık, birçok sanat eleştirmeni tarafından 60’ların sürrealist sanatçısı Rene Magritte’nin çizimlerini andırdığı şeklinde yorumlanır. Dönemin siyasi buhranını imgelerle açıklayan animasyon filminin müziklerini Alfred Schnittke bestelemiştir.


Artemisia'nın Alegorisi

Artemisia Gentileschi, La Pittura Olarak Kendi Portresi


          
     XVII. yy' daki pek çok kadın ressam gibi Artemisia Gentileschi de resim eğitimini babasının atölyesinde almıştı. Bunu Artemisia'ya perspektif öğretmesi için işe alınan ve daha sonra da ona tecavüz ettiği gerekçesiyle mahkemeye verilen Augustino Tassi' nin davasından öğreniyoruz. Gerçi Holofernes' in Kellesini Uçuran Judith adlı resmi Tassi' yekarşı hissettiği duyguların bir ifadesi olarak görülebilir belki ama Artemisia' nın dinsel resimleri, erkek egemen bir tür olan anlatı resminde bir kadının yakaladığı başarıları gösteriyor.  Resmin Alegorisi Olarak Kendi Portresi (yaklaşık 1630-1640), ressam kadınların entellektüel ve teknik bakımdan eşitliğinin ispatı olarak da önemlidir. Kendi portresinin eşsizliğini takdir etmek için Artemisia' nın, semboller konusunda genel kabul görmüş bir el kitabı olan Cesar Ripa' nın İkonoloji' sini nasıl kullandığını anlamamız gerekiyor: Bu el kitabına göre Pittura,yani resim, boynunda taklidi simgeleyen sahte bir altın zincir olan, esini temsil için saçını dağıtmış, becerinin simgesi olarak renkli bir elbise giymiş ve resmin sessiz şiir olduğunu söyleyen eski özdeyişi simgelemek üzere de ağzı tıkaçla kapatılmış bir kadın olarak kişileştirilmeliydi. Artemisia'nın kendş portresini eşsiz kılan şey erkek ressamların resmi kişileştirmek için kendi portrelerinden yararlanamamalarıydı. Çünkü yerleşik kabule görePittura bir kadın olmalıydı. Artemisia taklidi gösteren altın zinciri, esine işaret eden dağınık perçemleri ve elbisesinin üzerindeki teknik beceriyi temsil eden ustaca renklendirilmiş gölgelerle kendisini Pittura olarak resmediyor.Tabii doğalcı bir kendi portresinde sessiz şiire işaret eden ağız tıkacı bulunmuyor; ama aslında kadının ağzının açık bırakılarak ona konuşma özgürlüğü verilmesinin maksatlı bir tasarruf olduğunu düşünmemek biraz zor. Ancak hepsinden önemlisi Artemisia, kendisini belli bir açıyla ve işine eğilmiş şekilde göstererek kendi portresini XVII: yy'ın en dinamik kendi portrelerinden biri yapıyor.


Holofernes' in Kellesini Uçuran Judith



Gottfried Helnwein- Bak Dergisi Röportajı


Bak Dergisi'nin 5. sayısında konumuz "Oyun". Çocukken oynadığınız oyunları hatırlıyor musunuz?


Hatırladığım kadarıyla benim çocukluğumun zamanları karanlık ve sessizdi. Pek birşey olmazdı. Renkler, şarkılar ve kahkahalar yoktu. Büyük savaştan sonraki Viyana o zamanlar gerçekten depresif bir şehirdi. Boşluktaki çocukluğumdan hatırladığım tek oyuncağım büyükannemim benim için yaptığı büyük kırmızı ayı. Her ne kadar bu sessiz ve çirkin arkadaşı sevip hep yanımda taşısam da, onun ifadesi yeni beyin ameliyatı olmuş ve oyun oynayamayacak kadar üzgün bir insanınkiyle aynıydı.


Bunların hepsi ilk Donald Duck karikatür kitabımı açtığımda aniden değişti. Artık Duckburg'ün kutsal bölgesine girmiştim ve hayatımda ilk kez renkleri görüp harikalar ve mucizeler diyarında olduğumu farketmiştim. Sınırları olmayan ve sonsuz olanaklara sahip bir dünyada...


Varyemez Amca'yla beraber bir para yığınına daldığımız gün - ki bu benim ilk oyunumdu - benim doğduğum gün oldu.


Yakın geçmişte çocuklar için yayınlanan televizyon programları ve çizgi filmler çok daha masumdu. Çocuklara, klasik müzik eserlerinin süslediği daha yumuşak çizgiler eşlik ederdi. Bugün, bu tip programlara savaş ve şiddet içeriğinin hakim olduğunu görüyoruz.


Maddeciliğin sonunda zafer kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. Dünya perilerden, cadılardan, elflerden, meleklerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden arındı. Hayal kurmak bugünlerde çocukların beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor.


Milli güvenlik sebebiyle artık kaçacak hayal alanları yok- çocuklar yetişkinlere ait acımasız konularda ve genel bir delilik hali içinde boğuluyor: Dünya artık borsa, tecavüz, savaş, zehirlenme, televizyon-salaklığı, prozak, hapishane kampları, kainat güzeli yarışmaları, genetik mühendislik, çocuk pornosu, Ronald McDonald, akıl hastaneleri ve işkence dünyası.


Siz, yetişkinler yerine çocuklarla iletişim kurmayı tercih ediyorsunuz. Onların dünyasında herşeyin mümkün olduğunu ve hayal güçlerine konulan hiçbir sınır olmadığını söylüyorsunuz. Bu bizim bir daha sahip olamayacağımız büyük bir güç. Siz de bazen gençlik yıllarınıza dönmek istiyor musunuz? Bugünkü birikiminizle bunu gerçekleştirme şansınız olsa hayatınızda ne gibi değişiklikler yapardınız?


Aslında ben hiç tam olarak büyümeyi başaramadım. Hiçbir zaman çocuksu saflığımdan ve etrafımda olan şeylere duyduğum şaşkınlıktan kurtulamadım. Şimdiye kadarki hayatım hatalar ve köpek pisliğine basma silsilesi gibiydi, ama hep hatalarımdan ders almaya çalıştım. Tekrar başlayabilecek olsam tamamen faklı yapacağım çok fazla şey var. Öncelikle her zaman toplumumuzu umursayan çok önemli, şişirilmiş ve ben-merkezci otoriteleri ve “uzmanları hiç dinlemezdim. Kendi gözlemlerime güvenirdim ve kendi kararlarımı verirdim, ve herkesi memnun etmek için zaman harcamazdım.


Sanat çalışmalarınızda, yarattığınız depresif atmosferle tanınıyorsunuz. Ayrıca, dışarıdan bakılınca stüdyonuz da aynı izlenimi veriyor. Bu gizemli durum sizin kişiliğinizi ya da hayat tarzınızı yansıtıyor mu?


Leonardo demiş ki: “Ressamın zihni yansıttığı şeyin rengini alan bir ayna gibi olmalıdır..‿ Bugünün aynası olmak çok zor bir iş. Etrafımda olup bitenleri ister istemez çalışmalarıma yansıtıyorum: Lübnan ve Irak’taki “barış sağlayan bir gücün‿ beyaz-fosfor bombasıyla beyinlerini uçurduğu çocukların cansız bedenleri. Bu gibi kareler televizyonda ve bilgisayar ekranında geçip duruyor son günlerde. Evet resimlerimde bunların yorumları var, ama bu aynanın arkasındaki adamı gördüğünüz anlamına gelmiyor.


İçten içe ben bir rönesans adamıyım: Büyük bir evde geniş bir aile ve bir sürü arkadaşla yaşıyorum: sanatçılar, yazarlar ve müzisyenler, çocuklar, hayvanlar ve manzaralarla çevrelenmiş diğer garip yaratıklar. Akşam yemeklerimiz aynı Güney İtalya’daki gibi, uzun sürüyor ve felsefe, sanat, politika ve tarih tartışılıyor. Müzik çalıyor, şiirlerden alıntılar yapılıyor, bazılarımız ata biniyor ve eşim yerel barlardaki eski danslara bile katılıyor.


Bazen simyacı kulemde emekli olup, çalışmak ve okumak istiyorum.


Özgün stilinizi oluştururken hangi sanatçılar ya da akımlar sizi etkiliyor?


Carl Barksen'in Duckburg evreni ve 18-19. yüzyıl Avrupasındaki"Romantizm" çağı beni çok etkilemiştir. Ayrıca sonsuz listede birkaç isim saymak gerekirse Goya, Francis Bacon, E.A. Poe, Arthur Rimbaud, Antonin Artaud, William Burroughs, Bukovski ve müzikte Bach, Mozart, Richard Wagner, blues, the Rolling Stones, Captain Beefheart.


Fotoğraf da çeken çok iyi bir ressam olarak hiper-gerçekçilik konusunda ne düşünüyorsunuz ve neden bunu tercih ediyorsunuz?


Etiketleri ve -izmleri pek umursamıyorum. Sanat tarihçisi değilim ve sanatın teknik yapısıyla çok fazla ilgilenmiyorum.


Ben sanatın size dokunup, harekete geçirebilecek ve sizde duygusal etkiler bırakabilecek olan gücüyle yani kalitesiyle ilgileniyorum. Kalbinizde yangın çıkarabilen ve iç dünyanızı alt üst eden kısmıyla...


Eserlerinizde hangisi daha önemlidir? Sanatsal estetik mi, izleyicinin duyguları mı?


Bu her ikisiyle de ilgili değil... Çünkü sanatta ilki ikincisinin sebebidir.


Aktör ve yönetmen Sean Penn sizin için "Helnwein yaşayan en önemli ressamdır" diyor. Sadece çalıştığınız kişiler ve arkadaşlarınız değil dünyadaki çok sayıda insan sizin çalışmalarınızı biliyor ve takdir ediyor. Bu Gottfried Helnwein'ın hiçbir zaman ölmeyeceği anlamına geliyor. Bu sizi heyecanlandırıyor mu?


Teşekkür ederim. Çok naziksiniz. Ama haklısınız! Hiçbir zaman ölmeyeceğim ve evet, bu hoşuma gidiyor.


Filmlere meraklı mısınız? Eğer öyleyse, görsel anlayış olarak hangi yönetmenleri ve hangi ülke sinemasını kendinize yakın buluyorsunuz?


David Lynch, Kayıp Çocuklar Şehri, Guguk Kuşu, Kubrick, Oliver Stone, Sean Penn, Fransız Sineması, Elia Kazaan, Billy Wilder, Walt Disney... vb.


Helnwein adında bir ülke olduğunu ve sizin de bu ülkenin sahibi olduğunuzu varsayın. Bayrağı nasıl olurdu? Yönetim şekli neye benzerdi? Gottfried Helnwein insanlarına nasıl bir yaşam sunardı?


Muhtemelen altın renkli Donald Duck içeren bir korsan bayrağı olurdu.


Ve ben ülkemde şunları yasaklardım; ordunun herhangi bir versiyonunu, gizli servisleri, akıl hastanelerini, psikiatristleri, hapisaneleri, borsayı, hormonlu yiyecekleri, nükleer çalışma alanlarını, Coca Cola'yı, McDonald's'ı, Kentucky Fried Chicken'ı...

18 Mart 2014 Salı

Sanat Felsefesine Giriş


    

          SANATI AÇIKLAYAN FELSEFİ GÖRÜŞLER

      Sanatı inceleyen felsefe sanat felsefesi adını alır.
Sanat felsefesinin temel sorusu şudur ; Sanat nedir, Sanat eseri nasıl meydana gelmiştir? Böyle bir soruya üç anlayışla yaklaşılır.
1- Taklit (Mimesis) kuramı,
2- Yaratma kuramı,
3- Oyun kuramı.
1- Taklit (Mimesis) Kuramı
Bu anlayışa göre sanat, sanatçının algıladığı nesneleri, örneğin müzisyenin notalara, ressamın renklere, şairin sözcüklere yansıtmasıdır. Bu nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir.
Felsefe tarihinde bu kuramın ilk temsilcisi Platon'dur. Ona göre sanatçı nesneleri taklit eder. Nesneler ideaların kopyaları oldukları için, sanatta taklidin taklidi olur. Sanat, güzel ideasının taklitidir. Çünkü duyularla algılanan güzellik, güzel ideasının yansımasıdır. Sanatın amacı, ideanın yansıması olan nesneleri yansıtmak olamaz. Nesnenin aslı olan idealar ne derece iyi yansıtılırsa o kadar güzel olur.

Aristoteles'e göre de sanat bir yansıtmadır, bir taklittir. Ona göre, taklit yalnız şimdi algılanan nesnelere, olaylara yönelmez, geçmişe olduğu gibi geleceğe de yönelebilir. Sanat, geneli ve özü yansıtır. Sanatçı doğayı taklit eder. Ancak sanat eseri ''olanı'' değil ''olabilir olan''ı yansıtmalıdır. Yani doğayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi yansıtalıdır.
Aristoteles'e göre yüksek bir sanat belirlemek gerekirse, bu tragedya sanatıdır.
  • Yansıtma kuramı, sanatı gerçeğin bir kopyası olarak algılamaz. Amaç, doğayı başarıyla ifade edebilmektir.
     

  Yansıtma kuramının ikinci kısmı 3’e ayrılır:


 1-Batı realizmi; “sanat gerçeği yansıtır”. Gerçek, bizim aklımızdan çok duyularımıza gelendir. Sanatçı hiçbir yorum yapmaz, duyularına geleni olduğu gibi yansıtır. Batı realizmi, Rus realizminden bu yanıyla ayrılır.
     E. Zola, bu ekolün kurucusudur. Onun yanısıra H. Balzac.
  2-Rus realizmi; duyular ön planda ancak psişik durumlarda ön plandadır.
      Yargı var; ‘bu doğrudur, şu yanlıştır’ gibi. Bireyden çok toplum ön planda.
      Sanatçının en önemli görevi; eğitme. Belki bu amaçla yargı ortaya çıkıyor.
      Örnekler; Tolstoy, Gorki..
  3-Toplumsal realizm; 1930′lu yıllardan günümüze kadar olan. Babası; Lukacs.
      Gerçeğin iki öğesi var:
      a) Toplum, b) Eleştirel bakış.
      “Sanat ancak, toplumsal olursa sanattır”. Açlığı değil, insanların neden aç olduğunu yansıtmak önemli. Lukacs’a göre, toplumsal realizmin en iyi uygulanacağı ülkeler, sosyalist ülkelerdir.
     
      Yansıtma kuramlarının hepsinde sanatın işlevi; eğitmesidir. Yansıtma kuramlarının bir diğer özelliği; sanat eserinin ön plana alınması.
    
   Eleştirel açıdan baktığımızda:
   

  •   Tarihi eleştiri; yansıtılan gerçek olaylar, olduğu gibi alınır. İster yorum yapılsın veya yapılmasın aynı şey 
  •   Sosyolojik eleştiri için de geçerlidir.
  •   Son çağdaş eleştiri de Marxist eleştiri; “eser toplumsalsa iyidir, değilse kötüdür”.

  Lukacs; “toplumsal eserse iyidir ama her toplumsal eser de iyi değildir”.
  Fischer; “bazı toplumsal eserler iyidir ve bazı toplumsal olmayan eserler de iyidir”. Örneğin Camus’nün, ‘Yabancı’sı gibi.
2- Yaratma Kuramı
Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa (bu maddi varlık, sözcük, ses, mermer olabilir) duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Doğada mükemmellik yoktur. Mükemeli sanatçı yaratır. Sanatçının kişiliği ve yaratıcılığı önemlidir. Sanat eseri özgündür, tektir.Eğer sanatçı, çalışmalarına kendi kişiliğinin ve yaratıcı gücünün damgasını vuramamışsa ürettiği üründe bir estetik değer aramak boşunadır. Bir şiir, resim, müzik parçası gibi... Ölümlü olan madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince, ölümsüzleşir.
Binlerce yıldır yaşayan sanat eserleri bunun en belirgin kanıtıdır. Bu eserlerle sanat ölümsüzlüğe ulaşmakta ve bu da ancak yaratma ile mümkün olmaktadır. En önemli temsilcisi de B. Croce dir. 
Sanatı, ‘yaratma’ olarak alan anlatımcılar; bunların en ünlüleri İngiliz Collingwood, İtalyan B. Croce ve Fransız; Ducosse.
  Bunların savına göre anlatım, bir adlandırma değildir. Yaratılan şeyin adı yoktur. Burada sanatçı, senin benim bilmediğim birşeyi yansıtır. Adını sen koyarsın. Bir başkası, başka bir ad koyar.
  İkinci önemli özellik; yaratma, sanat eserinin doğmasından önce yoktur.

      B. Croce’de Sanat :

  Croce’ye göre, anlatma işi başlamadan herhangi bir duyu yoktur. Duyu anlatılmaya başlanıldığı andan itibaren ortaya çıkar, somutlaşır.
  Üçüncü özellik; yine Croce’ye göre anlatım, anlatıcının bir ihtiyacını karşılamak için anlatım.
 Yine Croce’ye göre sanat; yaratıcı imgelemle ortaya çıkar. Ama bu yaratıcılık akıl yoluyla değil, sezgi yoluyla (sezgisel imgelem). Sezgisel imgelem ne kadar tikel olursa, o sanat eseridir. Tamamen kendine özgü olacak ve sanatsal bir anlatım olacak.
   

    Croce’ye göre sanatın oluşumu:

  1-Tarihsellik; belli bir oluşum haline gelinceye kadar geçen süreç.
  2-Gözlemcilik; bu oluşum sürecinin adım adım izlenmesi. Croce bu görüşüyle, sanatta metafiziğin olmadığını göstermeye çalışır. Ona göre, tüm sanat insan tarafından  bir oluşumla var. Oluşum, insan ruhunun sonsuzluğunda meydana gelen çatışmalar, anlaşmazlıklar…durumunda görülen bir hal. Her şey insan ömrü boyunca oluşur. Oldu-bitti diye bir şey yoktur. Sanatın reel olması ancak ömrün bitmesi ile olur. Küçük çatışmalar, kaygılar…sonucunda gerçek açığa çıkıyor.

 Gerçeğin 2 öğesi:

 1-Oluşum sürecinden sonra tamamlanması.
 2-Bir ifade şeklinde görülmesi, söylenmesi. Kaygıyı içimizde çözümlediğimiz an sanat gerçekleşir. Bu oluşum aşamasında insanın hayatı son bulur.
 Croce’ye insanın yaşamının somutlaşması; insanın sonsuz oluşum anında küçük küçük şeyleri gerçekleştirmesi ile somutlaşır.

  Croce’ye göre iki bilgi türü vardır:

 1-Ruhun akıl tarafından gelen; ‘mantıksal bilgi’.
 2-Sezgi yanından gelen; ‘sezgisel bilgi’.

 Mantıksal bilgi; izlenebilir, tekrarlanabilir olgulardan türer. Bu bilgi evrenseldir.
 Sezgisel bilgi; bireyseldir. Croce, bu bilginin eyleme dönüşmesine, ‘sanat’ diyor.
Croce’de imgelem yetmiyor, gerçekleşmesi lazım. Sanat eserinin biçim ve öz olmak üzere iki öğesi vardır. Sanat özünden soyutlandığında ortadan kalkar.

  Collingwood’a göre ise yaratıcının duyguları önemli ancak bu duygular psişiktir. Akılsal duyumculuk, sanat değildir. Sanatçı, psişik duygularını önce kendi anlar sonra anlatır.

3- Oyun Kuramı

Sanat olayını açıklamak isteyen bir başka görüş oyun kuramıdır.
Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Bunun nedeni, her iki etkinliğin de amacının kendinde olmasıdır.

Ayrıca sanat da, oyun da insanı gündelik sıkıntılardan kurtarır ve insana özgürlük duygusu verir. Sanatı oyun olarak anlayan düşünürlerden biri Schiller'dir. Ona göre "İnsan oynadığı sürece tam bir insandır." Burada oyun derken de Schiller ikisinin de ortak yönünü kastetmiş oluyor. Çünkü her ikisinin de ortak yönü, özgürlüğe sahip olmalarıdır.
Bu yaklaşıma göre sanat ile oyun arasında bir takım benzerlikler vardır.

- Her iki etkinlik yarar amacı güdülmeden yapılır.

- Her ikisi de insanı gündelik yaşamın sıkıntılardan, kaygılarından uzaklaştırarak, insanın adeta kendisini unutmasını sağlar.

- Her ikisinde de dış dünyaya yani hayal dünyasına yönelme olur. Bu dünya içinde, insan mutlak özgür olur.

Friedrich Schiller (1759-1805): Ona göre, “İnsan oynadığı sürece insandır.” Schiller’e göre insan, gerçek özgürlüğe ancak sanat yoluyla ulaşabilir. İnsan sanatla uğraşırken, kendini zamandan koparılmış gibi hisseder. Bu ise oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyişimize benzer. Biz, insanlığımızın burada, dış kuvvetlerin darbesine maruz kalmamış denecek kadar, saf ve tam olarak ortaya çıktığını anlarız.