18 Mart 2014 Salı

Sanat Felsefesine Giriş


    

          SANATI AÇIKLAYAN FELSEFİ GÖRÜŞLER

      Sanatı inceleyen felsefe sanat felsefesi adını alır.
Sanat felsefesinin temel sorusu şudur ; Sanat nedir, Sanat eseri nasıl meydana gelmiştir? Böyle bir soruya üç anlayışla yaklaşılır.
1- Taklit (Mimesis) kuramı,
2- Yaratma kuramı,
3- Oyun kuramı.
1- Taklit (Mimesis) Kuramı
Bu anlayışa göre sanat, sanatçının algıladığı nesneleri, örneğin müzisyenin notalara, ressamın renklere, şairin sözcüklere yansıtmasıdır. Bu nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir.
Felsefe tarihinde bu kuramın ilk temsilcisi Platon'dur. Ona göre sanatçı nesneleri taklit eder. Nesneler ideaların kopyaları oldukları için, sanatta taklidin taklidi olur. Sanat, güzel ideasının taklitidir. Çünkü duyularla algılanan güzellik, güzel ideasının yansımasıdır. Sanatın amacı, ideanın yansıması olan nesneleri yansıtmak olamaz. Nesnenin aslı olan idealar ne derece iyi yansıtılırsa o kadar güzel olur.

Aristoteles'e göre de sanat bir yansıtmadır, bir taklittir. Ona göre, taklit yalnız şimdi algılanan nesnelere, olaylara yönelmez, geçmişe olduğu gibi geleceğe de yönelebilir. Sanat, geneli ve özü yansıtır. Sanatçı doğayı taklit eder. Ancak sanat eseri ''olanı'' değil ''olabilir olan''ı yansıtmalıdır. Yani doğayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi yansıtalıdır.
Aristoteles'e göre yüksek bir sanat belirlemek gerekirse, bu tragedya sanatıdır.
  • Yansıtma kuramı, sanatı gerçeğin bir kopyası olarak algılamaz. Amaç, doğayı başarıyla ifade edebilmektir.
     

  Yansıtma kuramının ikinci kısmı 3’e ayrılır:


 1-Batı realizmi; “sanat gerçeği yansıtır”. Gerçek, bizim aklımızdan çok duyularımıza gelendir. Sanatçı hiçbir yorum yapmaz, duyularına geleni olduğu gibi yansıtır. Batı realizmi, Rus realizminden bu yanıyla ayrılır.
     E. Zola, bu ekolün kurucusudur. Onun yanısıra H. Balzac.
  2-Rus realizmi; duyular ön planda ancak psişik durumlarda ön plandadır.
      Yargı var; ‘bu doğrudur, şu yanlıştır’ gibi. Bireyden çok toplum ön planda.
      Sanatçının en önemli görevi; eğitme. Belki bu amaçla yargı ortaya çıkıyor.
      Örnekler; Tolstoy, Gorki..
  3-Toplumsal realizm; 1930′lu yıllardan günümüze kadar olan. Babası; Lukacs.
      Gerçeğin iki öğesi var:
      a) Toplum, b) Eleştirel bakış.
      “Sanat ancak, toplumsal olursa sanattır”. Açlığı değil, insanların neden aç olduğunu yansıtmak önemli. Lukacs’a göre, toplumsal realizmin en iyi uygulanacağı ülkeler, sosyalist ülkelerdir.
     
      Yansıtma kuramlarının hepsinde sanatın işlevi; eğitmesidir. Yansıtma kuramlarının bir diğer özelliği; sanat eserinin ön plana alınması.
    
   Eleştirel açıdan baktığımızda:
   

  •   Tarihi eleştiri; yansıtılan gerçek olaylar, olduğu gibi alınır. İster yorum yapılsın veya yapılmasın aynı şey 
  •   Sosyolojik eleştiri için de geçerlidir.
  •   Son çağdaş eleştiri de Marxist eleştiri; “eser toplumsalsa iyidir, değilse kötüdür”.

  Lukacs; “toplumsal eserse iyidir ama her toplumsal eser de iyi değildir”.
  Fischer; “bazı toplumsal eserler iyidir ve bazı toplumsal olmayan eserler de iyidir”. Örneğin Camus’nün, ‘Yabancı’sı gibi.
2- Yaratma Kuramı
Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa (bu maddi varlık, sözcük, ses, mermer olabilir) duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Doğada mükemmellik yoktur. Mükemeli sanatçı yaratır. Sanatçının kişiliği ve yaratıcılığı önemlidir. Sanat eseri özgündür, tektir.Eğer sanatçı, çalışmalarına kendi kişiliğinin ve yaratıcı gücünün damgasını vuramamışsa ürettiği üründe bir estetik değer aramak boşunadır. Bir şiir, resim, müzik parçası gibi... Ölümlü olan madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince, ölümsüzleşir.
Binlerce yıldır yaşayan sanat eserleri bunun en belirgin kanıtıdır. Bu eserlerle sanat ölümsüzlüğe ulaşmakta ve bu da ancak yaratma ile mümkün olmaktadır. En önemli temsilcisi de B. Croce dir. 
Sanatı, ‘yaratma’ olarak alan anlatımcılar; bunların en ünlüleri İngiliz Collingwood, İtalyan B. Croce ve Fransız; Ducosse.
  Bunların savına göre anlatım, bir adlandırma değildir. Yaratılan şeyin adı yoktur. Burada sanatçı, senin benim bilmediğim birşeyi yansıtır. Adını sen koyarsın. Bir başkası, başka bir ad koyar.
  İkinci önemli özellik; yaratma, sanat eserinin doğmasından önce yoktur.

      B. Croce’de Sanat :

  Croce’ye göre, anlatma işi başlamadan herhangi bir duyu yoktur. Duyu anlatılmaya başlanıldığı andan itibaren ortaya çıkar, somutlaşır.
  Üçüncü özellik; yine Croce’ye göre anlatım, anlatıcının bir ihtiyacını karşılamak için anlatım.
 Yine Croce’ye göre sanat; yaratıcı imgelemle ortaya çıkar. Ama bu yaratıcılık akıl yoluyla değil, sezgi yoluyla (sezgisel imgelem). Sezgisel imgelem ne kadar tikel olursa, o sanat eseridir. Tamamen kendine özgü olacak ve sanatsal bir anlatım olacak.
   

    Croce’ye göre sanatın oluşumu:

  1-Tarihsellik; belli bir oluşum haline gelinceye kadar geçen süreç.
  2-Gözlemcilik; bu oluşum sürecinin adım adım izlenmesi. Croce bu görüşüyle, sanatta metafiziğin olmadığını göstermeye çalışır. Ona göre, tüm sanat insan tarafından  bir oluşumla var. Oluşum, insan ruhunun sonsuzluğunda meydana gelen çatışmalar, anlaşmazlıklar…durumunda görülen bir hal. Her şey insan ömrü boyunca oluşur. Oldu-bitti diye bir şey yoktur. Sanatın reel olması ancak ömrün bitmesi ile olur. Küçük çatışmalar, kaygılar…sonucunda gerçek açığa çıkıyor.

 Gerçeğin 2 öğesi:

 1-Oluşum sürecinden sonra tamamlanması.
 2-Bir ifade şeklinde görülmesi, söylenmesi. Kaygıyı içimizde çözümlediğimiz an sanat gerçekleşir. Bu oluşum aşamasında insanın hayatı son bulur.
 Croce’ye insanın yaşamının somutlaşması; insanın sonsuz oluşum anında küçük küçük şeyleri gerçekleştirmesi ile somutlaşır.

  Croce’ye göre iki bilgi türü vardır:

 1-Ruhun akıl tarafından gelen; ‘mantıksal bilgi’.
 2-Sezgi yanından gelen; ‘sezgisel bilgi’.

 Mantıksal bilgi; izlenebilir, tekrarlanabilir olgulardan türer. Bu bilgi evrenseldir.
 Sezgisel bilgi; bireyseldir. Croce, bu bilginin eyleme dönüşmesine, ‘sanat’ diyor.
Croce’de imgelem yetmiyor, gerçekleşmesi lazım. Sanat eserinin biçim ve öz olmak üzere iki öğesi vardır. Sanat özünden soyutlandığında ortadan kalkar.

  Collingwood’a göre ise yaratıcının duyguları önemli ancak bu duygular psişiktir. Akılsal duyumculuk, sanat değildir. Sanatçı, psişik duygularını önce kendi anlar sonra anlatır.

3- Oyun Kuramı

Sanat olayını açıklamak isteyen bir başka görüş oyun kuramıdır.
Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Bunun nedeni, her iki etkinliğin de amacının kendinde olmasıdır.

Ayrıca sanat da, oyun da insanı gündelik sıkıntılardan kurtarır ve insana özgürlük duygusu verir. Sanatı oyun olarak anlayan düşünürlerden biri Schiller'dir. Ona göre "İnsan oynadığı sürece tam bir insandır." Burada oyun derken de Schiller ikisinin de ortak yönünü kastetmiş oluyor. Çünkü her ikisinin de ortak yönü, özgürlüğe sahip olmalarıdır.
Bu yaklaşıma göre sanat ile oyun arasında bir takım benzerlikler vardır.

- Her iki etkinlik yarar amacı güdülmeden yapılır.

- Her ikisi de insanı gündelik yaşamın sıkıntılardan, kaygılarından uzaklaştırarak, insanın adeta kendisini unutmasını sağlar.

- Her ikisinde de dış dünyaya yani hayal dünyasına yönelme olur. Bu dünya içinde, insan mutlak özgür olur.

Friedrich Schiller (1759-1805): Ona göre, “İnsan oynadığı sürece insandır.” Schiller’e göre insan, gerçek özgürlüğe ancak sanat yoluyla ulaşabilir. İnsan sanatla uğraşırken, kendini zamandan koparılmış gibi hisseder. Bu ise oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyişimize benzer. Biz, insanlığımızın burada, dış kuvvetlerin darbesine maruz kalmamış denecek kadar, saf ve tam olarak ortaya çıktığını anlarız.




2 yorum:

  1. Çok teşekkürler yardımcı olduğunuz için :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Birilerine yardımım dokunduysa ne mutlu bana :)

      Sil